Author Archives: Süleyman Özerol

About Süleyman Özerol

Emekli Öğretmen-Gazeteci

BALLIKAYA KÖYÜ HAKKINDA GENEL BİLGİLER

Standart

BALLIKAYA KÖYÜ HAKKINDA GENEL BİLGİLER

Ballıkaya, Hekimhan ilçesine bağlı, Hekimhan-Arguvan karayolu üzerinde orta noktada bulunan bir köydür. Muroğlar ve Çeki mezraları vardır. Doğusunda Muroğlar, Kuşu Köyü, güneydoğusunda Çeki, güneyinde Başkavak köyü, batısında İğdir köyü, kuzeyinde Ayranca Dağları bulunmaktadır. Mezirme Deresi ve Avşar Çayı önemli akarsularıdır. Alaçayır, Kayabaşı, Darıderesi, Horunoğlu yöreleri yayla olarak kullanılmıştır. Çevresi, meşe ağaçlarının çoğunlukta olduğu, yer yer de ardıç ağaçlarının bulunduğu ormanlarla kaplıdır.

Anlatımlara göre; Mezere adıyla anılırken Merzeme, Mezdirme, daha sonra da Mezirme biçimini alan adının “Mezra”dan geldiği öne sürülür. Köyün kuzeyini baştanbaşa kuşatan kaya kuşağının ortasında ve 45-50 yıl öncesine kadar bal bulunan Ballıkaya’dan adı alınarak altmışlı yılların başında Ballıkaya olmuştur.

XIII. Yüzyılda yöreye ilk yerleşenler olarak ileri sürülenler Türkler adıyla anılmaktadır. XIV. Yüzyılda yörede Çolakoğlu, Gilikoğlu, Küroğlu, Bıyıkoğlu, Horunoğlu, Korukoğlu adlı derebeylerinin yaşadığı ayrı bir savdır. XVI-XVII. yüzyıllarda İran-Erdebil’den Şah Veli’nin geldiği; [Dipnot] 1820’li yıllarda Keskin’den İpşirağalar, Abidinağalar, Alağaların, daha sonra da Kıllılar, Velağalar ve Kamberağaların geldiği ve yerleşimin tamamlandığı öne sürülür.

Köyün tarihi ile ilgili belgesel bilgiler yeni ortaya çıkmaktadır. Kanuni döneminde (1560) 21 hane, 1894-1895 Namuret-ül Aziz Salnamelerine göre 32 hane ve 252 nüfusu ile Harput ili Keban ilçesi Arguvan nahiyesine bağlı olduğu görülen Mezirme, 1923 yılında Malatya il olunca Hekimhan ilçesine bağlanmıştır. Kırklı yıllara doğru devlet memuriyeti dolayısıyla iç ve dış göç yaşanmaya başlamıştır.

1926’da ilkokul, 1929’da jandarma karakolu (1979’da Hekimhan’a taşındı), 1965’te sağlık ocağı, 1966’da Atatürk büstü, 1985’te telefon (acente), 1986’da içme suyu şebekesi, 1987’de elektrik, 1991’de kanalizasyon, 1992’de otomatik telefon santraline kavuşmuştur. Yıllardır yaşanan yer kayması sonucu yetmişli yılların başında yeni yerleşim yeri sorunu gündeme gelmiş, çalışmalar başlatılmış ve 1983’te kesin karar verilmiştir. 1985 yılında 71 evin yapımına başlanmış, 1986-1987 yıllarında evler hak sahiplerine teslim edilmiştir. Talep üzerine iki katlı bu evlerin dışında prefabrik tek katli 43 ev 1990 yılında yapılmış ve böylece 114 ev ile “Yenilenen Köy Ballıkaya” kurulmuştur. Köy projesinde yer alan yapılanmalar sürmekte olup, 1998 yılında Hekimhan-Arguvan karayolu ile birlikte köy içi yolları da asfaltlanmıştır. Kayadibi (Duzdaşı) yöresinde yeniden kurulan Ballıkaya’nın eski yerleşim yeri 200-250 metre güneyde yıkıntı durumundadır.

Tarla tarımı ve hayvancılık hemen terk edilmiş, birer inek beslenmekte ve her şey kayısı için yapılmaktadır. Traktör fazla kullanılmamakta, öküz yerini ata bırakmıştır. Ormanı korumak ve geliştirmek amacıyla 1970 yılında kaldırılan keçi, yeni yerleşim yerine taşınıncaya kadar koyun, her evde tavuk beslenirken bugün bunlar beslenmemektedir.

Yetmişli yılların sonlarında Ballıkaya Sağlık Ocağı’nda doktorluk yapan Ali Osman Onat’ın dediği gibi, “Ballıkaya’nın yaşlısı çoktur, cahili yoktur!”. Halkın tamamına yakını okuryazar olup 1994’ten beri okulu kapalıdır. Hemen her devlet kademesinde çalışanları vardır. Milletvekilliği ve Adalet Bakanlığı yapmış olan M. Seyfi Oktay, Em. Korgeneral Ali Yalçın Ballıkayalıdır. Yemenli Abidin, Vayloğ Dede (Mustafa Tuna), Divana Abidin (Abidin Tuna), Yusuf Ağa (Yusuf Öztürk) gibi tanınmış kişiler de vardır. Ahmet Öztürk, Mehmet Çelik, Süleyman Özerol, Hüseyin Başaran, Mustafa Başaran, Abbas Yıldırım kitaplarında Ballıkaya’dan söz eden Ballıkayalılardır. Ayrıca Prof. Dr. M. İlhan Başgöz ve M. Fuat Bozkurt ile Hamza Aksüt de yapıtlarında köyümüze yer vermişlerdir.

Türkmen gelenekleri varlığını sürdürmekte, Türkçe özgün yapısını korumaktadır. Alevilikteki dedelik kurumunun bir ocağı olan Şah İbrahim Veli Ocağı buradadır. Yeniliklere ve çağdaş gelişmelere açık bir toplum yapısı vardır. Arguvan-Çamşıhı türküleri, deyişler-duvazimamlar müzik dağarcığını oluşturmakta, hemen her evde saz çalan/çağıran bulunmaktadır. Âşık Yusuf (BAŞARAN) ve İmam Dede (ŞAHİN) âşıklık geleneğinin temsilcileri olarak çevrede tanınmışlardır. Âşık Yusuf’un oğlu Mustafa Başaran geleneği sürdürenlerdendir. Ruhi Su, Semahlar uzunçalarındaki semahların büyük bölümünü Ballıkaya’dan derlemiştir. Düğünlerde temel çalgılar davul-zurnadır. Bu konuda (zurna) akla İncir (İbrahim Koç) gelir. Düğünlerde halaylar, koloyunu en çok oynanan oyunlardır.

Dağlık bölgelerindeki kayaları, bu kayalardaki doğal ve tarihi mağaraları (Büyük Mağara, İki Ağızlı, Geyik Mağarası), Peribacaları, Karadirek Cem-Kültür Evi, Akpınar Çeşmesi Ballıkaya’da tarihi ve turistik önem taşıyan yerler ve yapılardır. Dağ keçilerinin ve geyiklerin soyunun tükenmeye yüz tutması ise büyük kayıptır. Bu özellikler ve güzellikler, sanayileşen ve çarpık bir solunum ortamının oluştuğu kentlerden uzakta yayla turizminin ortamını oluşturmaktadır.

Ballıkaya’da Yağmur Bol Oldu, Ot da…

Standart

BALLIKAYA’DA YAĞMUR BOL OLDU, OT DA…

Süleyman ÖZEROL

16 Mayıs 2011 günü akşamı köyüm Ballıkaya’dayım…
İki ay boyunca yağmur yağmış ve her yer yemyeşil olmuş. Kayalar dışında her yerde yeşili görebiliyorsunuz. Eskiden hayvan sayısı çoktu ve ot kalmazdı. İnek otu için bile kilometrelerce uzaklara gidilirdi. Oysa son yirmi yıl içinde hayvan sayısı giderek yok olmak üzere…
9 Haziran 2011 günü öğlen vakti köyün içine çıktım. Eskiden okul, şimdi ise muhtarlık ve kültür evi olarak kullanılan yapının bahçesine gittim. Bina ile Atatürk büstü arasında Muhtar Abidin Koç, Hamza Yalçın ve Mustafa Öztürk önlerinde ot biçme makineleri ile oturuyorlardı. Yusuf Öztürk ise makinesini yanına almış, binanın kapısı önünde İsmail Güner ile oturuyordu. İki ayrı fotoğraf çektim, bir de kapı önünü…

Daha sonra Karadirek Cem Kültür Evi bahçesi, Atatürk Parkı ve erik dikilen alanın otları da bu kişiler tarafından makineyle biçildi. Çok güzel birer temizlik yapılmış oldu.Bu temizlik işini yapanlara teşekkür ediyor, bu günün anısına fotoğraflarıyla birlikte sunuyorum.

HASAN YILDIRIM DEDE ARAMIZDAN AYRILDI

Standart

HASAN YILDIRIM DEDE ARAMIZDAN AYRILDI

Süleyman ÖZEROL/Araştırmacı-Gazeteci

Dedesinin adından dolayı “Şıhı” lakabıyla tanınan Hasan Yıldırım, 1933 yılında Ballıkaya köyünde doğdu. Annesi Elif’, Babası Ali’dir. Âşık Yusuf Başaran’ın kızı Fatma Hanımla evlenmiş olup üç kız bir erkek çocuk sahibidir.

İlkokulu köyünde okuduktan sonra çiftçilik yapmaya başlamıştır.

Sah İbrahim Veli evlatlarından ve de Karadirek Dergâhının tekeşini olan Cüre Alilerden Abış Dedenin torunudur. Dedelik bilgilerini babası Küçük Ali Dededen, hocalık bilgilerini de ağabeyi Hüseyin Dededen öğrenmiştir. Âşık Yusuf Dededen ise Şah İbrahim Veli süreğinin tarikat icrasını öğrenmiş, dinsel ve tarihsel konularla ilgili kitaplar okuyarak da kendisini yetiştirmeye çalışmıştır.

Balıklaya köyünde Karadirek Dergâhında görüm icra edip (cem yapıp) dedelik yapmıştır. Malatya, Denizli, Aydın, İzmir, Çorum, Amasya, Tokat, Sivas gibi illerinde ve köylerinde de deldik yapmıştır.

19 Nisan 2011 günü aramızdan ayrılmıştır.

Hasan Yıldırım Dede, 1983 yılından itibaren Balıklaya ile ilgili derleme çalışmalarımda kendi alanındaki konularda olduğu kadar köyümüzün ilk yerleşimleri, Şah İbrahim Veli ve Şah Veli Dede ile ilgili söylenceler, gelenek görenekler gibi konularda ve diğer kültürel konularda benim için önemli bir kaynak kişi oldu. Diğer yandan Gazi Üniversitesi’nin köyümüzdeki Şah İbrahim Veli Ocağı araştırmasında da aynı bilgileri aktardı.

Hekimhan Köylüköyünden hemşerimiz Zafer Gökcan’ın, “Şah İbrahim Veli Ocağı dedeleri ile söyleşi belgeseli hazırlayalım” dediğinde ilk aklıma gelen Hasan Amca oldu. Çünkü Ankara’daydı…

Sanırım birkaç dededen sonra temsilcimiz de kalmayacak.

Allah rahmet eylesin…

MALATYA-HEKİMHAN BALLIKAYA KÖYÜNDEN “ABDAL MUSA” VE “ABDAL MUSA KURBANI” İLE İLGİLİ DERLEMELER 

Yazımızdan bir bölüm:

2.2.4) Abdal Musa Kurbanı:

Abdal Musa çevreyi gezerken cüzzam hastalığı gibi bir hastalık olduğunu görmüş. Bu hastalık çok can almış, birçok yöreye yayılmış. Hatta bizim buralarda “çarık çıkartmaz” diye bir hastalıktan söz edilir, onun gibi bir hastalık işte…

Abdal Musa’nın gezdiği yöreler itikatlı olduğundan Abdal Musa’ya şöyle demişler:

“Aman Abdal Musa Hazretleri! Bu afeti üzerimizden at, sana her sene kurbanlar keselim. İkrarımız olsun.”

Bunun üzerine Abdal Musa hazretleri Allah’a dua etmiş. Yalvarmış, yakarmış. Bu duaların üzerine hastalık iyi olmuş. Her tarafta bir ferahlama olmuş. Nereye vardıysa bu afet yok olmuş…

O günden bugüne kadar Abdal Musa kurbanı yapılmaktadır…

Kaynak Kişi: Hasan YILDIRIM: Hekimhan 1933 Ballıkaya Köyü, Çiftçi, Dede
________________________________________________
(http://www.malatyahaber.com/; 1988 yılında GÖRÜŞ gazetesinde de yayınlanmıştır.)

MEHMET ÇELİK

Standart

MEHMET ÇELİK (1934-2012)

1934 yılında Hekimhan’ın Ballıkaya (Mezirme) köyünde doğdu. Babası Ali annesi Zeliha’dır. İlkokulu köyünde bitirdi. Köyünde çiftçilik yapmaya başladı.
Okumaya hevesi olduğundan daha çok dinsel konulardaki kitapları okumaya, yirmi yaşından itibaren şiir yazmaya başladı. Halen de yazıyor; Yunus Emre ve Nasrettin Hoca şiir yarışmalarında mansiyon kazandı.

“Geçmişten Günümüze Malatya Şairleri” kitabında yaşamöyküsü ve bazı şiirleri yer aldı (H. Kavruk-M. Özer, Malatya 2006, s.146; Tarafımdan verilmiştir)

Şah İbrahim Veli Ocağından olması itibariyle 32 yaşında iken dedelik yapmaya başladı. Aydın, Denizli, İzmir, Sivas, Tokat, Amasya, Ankara, İstanbul gibi illere -yakın zamanda Ardahan-Damalı köyüne- dedeliğe gitmektedir.
Çocuklarımı okutmak için 1975 de Malatya’ya göçtü ve dört çocuğunu da okuttu. Şimdi köyünde oturmaktadır.

Yayınlanmış Yapıtları:
1. Alevi Kaideleri ve Töreleri-Oniki Hizmet Yolu, 3.Baskı, İlhan Matbaası, Malatya 2009
2. Safeviler Tarihi ve Erdebil’den Gelen Gerçek Erenler, 2. Baskı, İlhan Matbaası/Malatya 2009
3. Hz. Peygamber’in Miraçı, İlhan Matbaası, Malatya 2009

Mezirme

Şah İbrahim dergâhıdır nazarı
Dertlilere derman olan Mezirme
Aşıklar arifler beyan pazarı
Şöhreti dillerde olan Mezirme

Karadirek nişan gerçek veliden
Severiz gerçeği canı gönülden
Aslımız geliyor o yüce soydan
Aslı nesli temiz olan Mezirme

Katar katar ziyaretçi geliyor
Koyun kuzu irfanında yeniyor
İnanıp gelenler şifa buluyor
Cansızlara canlar katan Mezirme

Atalar doğru yol süre gelmişler
Çevre yana rahmet nuru saçmışlar
Eli ele verip Hakkı bulmuşlar
İnsanlığa rehber olan Mezirme

Ballıkaya’sının balı akınca
Koyun kuzu yaylasına çıkınca
Gülü reyhan mor menekşe açınca
Burcu burcu gülü kokan Mezirme

Gevheri Yemenli kalem elinde
Arzuhal yazardı Hakkın yolunda
Sefil Mehmet der ki halkın dilinde
Dertlilere derman olan Mezirme

FOTO:  1. Ali UÇAR (2009)  2. Süleyman ÖZEROL (1994)

* 10 Mart 2012 tarihinde Denizli’nin Dereçiftlik köyünde aramızdan ayrıldı. Allah rahmet eylesin.

“GARA GAZAN GAYNEY!”

Standart

“GARA GAZAN GAYNEY!”

Yusuf ÖZEROL

Bildiğiniz gibi bizim köyün kendine has kendine özgü yaşayan insanları vardı eski yıllarda. Bunlardan ikisi rahmetlik İsmik Enişte (İsmail Erol) ile Yuğlunun Ayıp (Eyüp Güner) idi. Bu iki güzel insan çok sevdiğim köylüm ve akrabalarımın yaşamından bir kesit sunmak istedim sizlere. Yanlışlarım hatalarım olursa affola.

Bu güzel iki insan köyümüzün birbirlerini en iyi anlayan insanlarından ikisiydi, ortak yönleri çok olan insanlardı. Özellikle demli çay ve sigara en önemli ortak yönleriydi. Bir de meşhur bir sözleri vardı; “Ulaaaa Gara gazan gayney gel.” Birisi İğdir’in yolunun üzerideki Belpınar’a gider, diğeri de Ecedamı tarafındaki Ekmekyemez’e giderdi gara gazanı kaynatmak için.

İlk önce Ayıp Amcadan söz edeyim izninizle.

Ayıp amca katırına biner yavaş yavaş Ekmekyemez’e doğru yol alırdı. Yaz günlerinin çoğunu orada bahçede geçirirdi. Bizler de eskiden Ecedamı’na ekin biçmeye giderdik. Ekin biçme zamanı Ayıp Amcanın bahçeye göçtüğü aylara denk gelirdi. Bahçesinde çok güzel meyveler yetiştirirdi rahmetlik. Ayrıca gittiği yolun üzerinde bizim kayısı bahçesi de vardı Kamışlıgol’daki. Biz o bahçeyi yetiştirirken çok zahmetler çekmiştik bunu her oradan geçtiğinde dile getirirdi. Ekin bitmeyen toprağa kayısı dikip nasıl yetiştirdiniz valla helal olsun size derdi.

O zamanlar hemen hemen herkes ekin ekerdi. Bahçelere göçer burada birkaç ay kalırlardı. Genelde her evde buğday, arpa, mercimek, nohut, fiğ gibi ekinler ekilir, uzun zaman hasat işiyle uğraşılırdı. Bazıları da ekin biçmeye ırgat tutardı yöğmüyeyle. Bizim Ecedamı’ndaki tarla en büyük tarlamızdı, bu yüzden de birkaç gün sürerdi ekin biçme işi. Sabah erkenden ekin biçmeye giderdik ekin tarlasına geldiğimizde ben özellikle Ayıp Amca’nın meşhur lafını söylemesini dört gözle beklerdim. Bizim tarla ile onların bahçe arasında 3-4 kilometrelik bir mesafe vardı aşağı yukarı ama direkt yol olmamakla birlikte Ağtarla’nın dereden geçip Ecedamı’na giderdik veya üst yoldan Ayıp Amcanın bahçenin başındaki yoldan Ekmekyemez’den Ecedamı’na giderdik. “Ekmekyemez” isminin nereden geldiğini soracak olursanız inanın ben de bilmiyorum. Neyse, sabah saat 7-8 arasında birde bakardım ki Ayıp Amca karşıdan o gür sesiyle bağırıyor, “Ula Hasan Usta, Ula Yusup! Ula Mezirmeliler! Gara gazan gayney ne duruysunuz? Haydın gelin!” derdi.

İsmik Enişte de Belpınar’a kayısı dikmişti. Hava iyi oldu mu yaz kış demeden bahçeye giderdi. O zamanlar beyaz renkli küçük bir eşeği ve de küçük bir köpeği vardı. Eşek nereye gederse köpek de oraya giderdi, hem de eşeğin üzerine binerdi. Yabancı biri eşeğe bindiğinde onu kıskanır, hırlardı…

Belpınar’da çok güzel bir bahçe yetiştirmişti. Bir de gölü vardı İğdir yolunun alt kenarında. Gelen geçen oradaki çeşmeden kana kana su içerdi. Etrafını söğüt ağaçlarıyla çevirdiği yoncalığı da vardı İğdir’in yazı tarafında. Bizler çok giderdik oraya, bazen yonca biçerdik, sonrada burma yapardık. Burmayı biçtikten sonrada meşhur “gara gazan”ın çayından içerdik. İsmik Emmi de yolda kimi görse ya da oralarda kim varsa etrafa seslenirdi, “Gara gazan gayney, haydın millet” derdi. Zaten bizler akraba olduğumuz için de tarlalarımızda yan yanaydı. Yoncalığın etrafını çevreleyen iğde, söğüt, kuşburnu gibi ağaçların bulunduğu yerde bir de onun çaydanlığı vardı hiç eve götürmezdi. Eve giderken çırmanın içine saklardı çaydanlığı ve bardakları…

Rahmetlikte sabahın köründe kalkar demli çayı ve sardığı tütünle sigarayı aç karına içerdi. Derdim ki, “Enişte sana bunun zararı çok olur ilerde; neden böyle yemek yemeden bunu içiyorsun?” Bunu deyince, “Ben mereti bırakıyorum ama meret beni bırakmıyor” derdi.

Sanki o günler gözümün önünden film şeridi gibi geçmekte arkadaşlar.

İki güzel insan da vefat ederken aynı kaderi paylaştılar ikisinin de mekanları cennet olsun.

Buradaki verdiğim örnek bizlerden bir kesittir.
Herkese sonsuz sevgilerimle…

7 Mart 2011, Çorlu